Arşiv : Aralık, 2008

Türkiye’den ‘Mudslinging’ reklamcılık örneği Mİ?

Türk Kardiyoloji Derneğinin ‘Kalbini Sev Kırmızı Giy’ reklamı epey bir zamandır Televizyon kanallarında dönüyor. ‘Bu annen, baban, eşin, kardeşin.. hatta sen bile olabilirsin’ gibisinden bir deyişle saldırıya dayalı bir reklam yapıyorlar.

Negative Campaigning yada ‘mudslinging’ denen ve insanların kişiliğine,
ve fikirlerine saldıran bu reklamcılık çalışmasını daha çok yurtdışında
Politik kampanyalarda kullanıyorlar. Avantajları ve dezavantajları var.

Diğer insanları bilmiyorum ama bendeki etkisi, beni ve sevdiklerimi korkutmaya dayanan yaklaşımı açısından, 100% negatif. Demekki reklam amacına ulaşması açısından başarılı (en azından benim üzerimde). Devamında söylediği, motto olarak belirlediği ‘Kalbini Sev Kırmızı Giy’ ise durumu hafifletemiyor bana göre. ‘Bak ölürsün’ bakışları ile beni ve sevdiklerimi tehdit eden bir yaklaşımı onaylamıyorum, onaylayamıyorum.

Pozitif düşünmenin kıt olduğu, yaşam savaşının gündelik olduğu ülkemde, UMUT vaad eden yaklaşımı, pozitifliği ve iyiyi yapmanın getireceklerini parmaklayan bir yaklaşımı tercih ederdim. O durumda daha mı az dikkat çekerdi bilmem ama bu ülkede gerçek anlamda yaratıcı olabilecek bir reklamcılık olsa eminim dikkat çekmenin bir yolunu bulurlardı. Görsel yaratıcılık yada sözel yaratıcılık. Yurtdışında düşük bütçelerle çekilen yaratıcı reklamlara, sırf bu yüzden gıpta ediyorum.

‘Neden olamayacağını’ diline sarma yapmış kültürümün, artık ‘nasıl olabileceği’ni tekerleme yapan yaklaşıma ihtiyacı var. Sağlık gibi önemli ve bu konudaki yetkinliği kısır bir ülkede, ‘Ölüm’ korkutmasına dayalı bu tarz bir reklamın kimseyi düşündüreceğini sanmıyorum.

Reklamcılık konusunda uzman değilim ama bu tarz reklamcılığın her yerde ‘yemeyeceğini’ düşünüyorum.
Eğer bu ‘Mudslinging’ değilse yada her ne ise bence amacına ulaşmıyor.

Varım, tadını çıkarayım bari.

Gladiator filminde Russell Crowe’un söylediği ‘What you do in life echoes in eternity’ lafı ne kadar doğrudur bilemiyorum ancak bildiğim bir gerçek var ki hayatta ne yapmak istediğimiz tamamen bizim ile ilgili.

Hayatta ne yaptığımız yada yapacağımız ise çoğu zaman bizim ile ilgili olması gerekirken çaktırmadan başkaları tarafından dikte edilmiş yada ediliyor. Daha çok dış dünyamızdakilerin bize söylediklerini baz alarak hareket ettiğimiz, onları fazlasıyla önemsediğimiz gerçeği sebebi ile söylüyorum. Genelde dış dünyamızdakilere bakıp kendimizi buna göre konumluyor, yargılıyoruz. Onları dinlemek yerine kendimizi dinlemek, hislerimizi dinlemek kaygıları uzak şu an’ı yakın tutmak demek bence.

Hep ‘Sepepler’ ile, yada sebep sonuç ilişkileri üzerine yaşıyor ve hayat beklentilerimizi buna göre ayarlıyoruz. Gene aynı sebep sonuç ilişkileri, aynı dış dünyanın yargılamaları bizi ‘başarılı’ yada ‘başarısız’ adleden.

Halbuki bize huzur veren yada yapmak istediğimiz şeyler akıldan, yada aklımızın bize dikte ettiği sebep sonuç ilişkilerinden çok duygularımız, hislerimiz ile ilgili. Gün doğuşunun yada batışının sebepleri değil bize keyif veren. Bizde yarattığı duygular, hisler. Bilim var olanı açıklamaya yarayan bir yol, bir araç. Bilim gündoğumu yada gün batımının neden güzel olduğunu açıklayamaz. Bu güzellik bizim içimizde olan tanımlamadan gelen bir güzellik. Hislerin tanımlaması.

Duygularımızı dinleyeceğimiz yerde çoğu zaman aklımızdan geçen yüzlerce şeyi kontrol altına almaya çalışıyoruz. Bu andan çok yarınları yada yaşanmışlıkları irdeliyoruz.

Eğer varlığımızın sebeplerine inmek istiyorsak, dış dünyayı değil kendimizi dinlemeye başlamamız lazım. Belki bencil birşey ama öyle olması daha doğru değil mi? Kendi iç dünyamıza dönük bir ayna tutmak bizi bize göstermek… İç huzuru bulmanın yolu kişiye göre değişen istekleri, arzuları, ihtirasları bulmaya dayanıyor bence. Malum Steve Jobs’un Stanford konuşmasını birçok kişi bilir. O konuşmada ilk dikkate çarpan şey, kendi isteklerini ne kadar iyi tanımladığı ve peşinden nasıl gittiği.

Varlığımızın tadını çıkarmak lazım. Kendimizi mutlu edecek, kendi iç barışımızı sağlayacak şeyler gene bizim içimizde. Bunları dinlemeye başladığımızda huzuru da varlık sebebimizi de bulabiliriz. Varlık sebebimiz herkes ile aynı değil. Olamazda. Sorulara değil cevaplara odaklandığımızda, sorunlara değil, hala fırsatımızın olduğuna inandığımızda ve bu fırsatlara odaklandığımızda, işte o zaman heyecanlar ortaya çıkacaktır.

Beğendiklerimiz, imrendiklerimiz (arabalar, yatlar, katlar) bize huzur vermiyor, ancak sevdiklerimiz bizi biz yapıyor. Neye aç olduğumuzu hissetmemiz lazım. Neyi kaçırdığımız değil, çünkü kaçırdığımız birşey yok, neye sahip olduğumuza odaklanmanın, keşfetmenin vakti.

Huzur bulmak için bayram seyranda tatile çıkmak, seyahat etmek değil, kendi iç dünyamıza seyahat etmemiz, huzuru orada bulmamız (meditasyon demiyorum) bizi mutlu edecek şeyleri bulmamız, yapmamız ve harekete geçmemiz lazım. Seyahat etmek geçici huzur, iç dünyamıza yapacağımız seyahat ise ömür boyu huzuru getirebilir.

Şu anda yapacağımız bize kalmış. Şu an’a nasıl yaklaşacağımız da bize kalmış. Engeller her zaman var, fırsatlar ise her zaman ortaya çıkmıyor, çıktığında kaçırmamak için önyargıları bırakıp kendimizi eğirisiyle doğrusuyla dinlemek lazım.

Sorumluluk almak isteyen BİRİSİ!

Bir eğitimde aşağıdaki hikayeyi anlatmışlardı. İngilizce’den direkt çevirdim. Copyright’ı kime ait olduğunu bilmediğim için bu konudaki özürlerimi şimdiden iletmek isterim.

Dört Kişinin Hikayesi
Bu adları HERKES, BİRİSİ, HİÇKİMSE ve HERHANGİBİRİ olan dört kişinin hikayesidir.

Yapılması gereken çok önemli bir iş vardı ve HERKES BİRİSİ’nin bu işi yapması gerektiğinden emindi.

HERHANGİBİRİ bunu yapabilirdi ama HİÇKİMSE yapmadı. BİRİSİ buna sinirlendi çünkü bu HERKES’in işiydi.

HERKES bunu HERHANGİBİRİ’nin yapabileceğinden emindi ama HİÇKİMSE HERKES’in bunu yapmayacağını anlayamadı.

Sonunda HİÇKİMSE HERHANGİBİRİ’nin yapması gereken şeyi yapmayınca HERKES BİRİSİ’ni suçladı.

Hikayenin anlatmak istediği şey; Farz etme, sorumluluk al, kendin yap.

Özellikle sizin için önemli bir konu ise ve yapılması gereken şey sizin işinizi, sizin performansınızı yada başarınızı etkileyecek ise sorumluluğu elinize almanızda fayda var. Aksi halde yukarıdaki hikayedeki gibi birisi yada birileri bunu sizin istemediğiniz şekilde yapıp, sizin başarısızlığınıza sebep olabilir.

Birçok şirket, insanların işleri konusunda sorumluluk almayıp sadece denilen işi yapan, işi sadece para kazanmak için zaman geçirdiği yerler olarak gören insanlar ile dolu. Bol bol Pazartesi sendromu yaşayan bu insanlar (bence Pazartesi sendromu bunun en iyi göstergesi olmakla beraber her pazartesi sendromu yaşayan böyle demek değildir) işe gider ve gelirler. Denileni yaparlar. Üzerine bir gıdım birşey koymazlar.

Sadece denileni yapan ve sorumluluk almayan bir çalışanın şirketi bir adım ileri götürmek anlamında bir faydası yoktur. Hiçbir şirket olduğu yerde saymak istemez. Gelişmek isteyen şirketlerin bu kişilerden hemen kurtulması gerektiğini düşünüyorum. Dışarıda başarıya aç, kazanmaya aç, kendini önce kendine sonra tüm dünyaya ispat etmek isteyenler dolu.

Seç sorumluluk almak isteyen BİRİSİ’ni.  

Patron öldü, yaşasın ‘Yeni Lider’…

Hala orada değiliz ama yavaş yavaş oraya doğru ilerliyoruz. Dünün şirketleri bugünün şirketleri haline geliyor, gelmek zorunda. Bunun beraberinde dünün liderleri ise bugünün liderleri haline geliyor, gelmek zorunda.

Türkiyede hala birçok şirket babadan kalma mantıkta yönetilsede globalleşen dünyadaki iş ortaklıkları yüzünden bir takım değişimleri yaşamak durumunda kalıyor. Bu değişimlerin başında ise yönetim şekilleri ve mantıkları geliyor. Gelişmiş ülkelerdeki iş ortakları onları kendi çalışma şekillerine uymaya zorluyorlar. Dünün patronları, diktatif liderleri, bugün daha çok yönetici, ‘Yeni Lider’leri rolüne bürünmek durumunda kalıyor.

Peki nedir bu ‘Yeni Lider’?

Orkestra Şefidir. Çalışanları yönetir, yönlendirir, koordine eder. İşlerini sağlıklı bir şekilde yapmalarını sağlayacak ortamı yaratır. Kimi zaman onların işini onlar kadar bile iyi yapamayabilir.

Senaryo Yazarıdır. İçeriği verir, hikayeyi yazar, heyecan verici bir resim çizer ama nasıl yapıldığına karışmaz. Takip eder ama hikaye değişmediği sürece müdahele etmez. Sonuca odaklanır. Mikroyönetimden uzak durur.

Koçtur. Motive eder. Kişileri değişmeye zorlamaz. Kişilerdeki güçlü yanlara odaklanır ve ayrı ayrı kişilerde olan güçlü yanları bir araya getirip kullanmaya bakar. Büyük oyun planları ortaya atar, büyük fikirler değil. Büyük oyun planları büyük zaferlere götüreceği için, çalışanları da heyecanlandırır.

Aksiyon Filmi Oyucusudur. Planlanan oyunun içindedir. Çalışanlarla (diğer oyuncular) beraber planlar, diğer oyuncular gibi sürekli oyunun içindedir. Oyunun kahramanı değildir. Ancak yanda beklemez, en iyisinin yapılması için teşvik eder.

Taşıyıcıdır. Fırsatları görür, taşır ve delege eder. Çalışanları görür, taşır ve onore eder. Çalışanları düzeltmeye değil, geliştirmeye ve birbirinin güçlerinden faydalanmaya teşvik eder.

Özetle;

Böyleydi Böyle oldu
Komuta ve kontrol ederdi İçeriği verir ve takip eder oldu
Emrederdi Koordine eder oldu
Çalışanları değişmeye zorlardı Güçlü yanlarını kullanır oldu
Büyük fikirler ortaya atardı Büyük oyun planları ortaya atar oldu
‘Dediğimi yap’ derdi ‘Sen ne düşünüyorsun?’ der oldu
Herşeyi kendi yapardı Birçok şeyi sorumlularına verir oldu
Plan yapardı Çalışanla beraber plan yapar oldu
Herşeyin sebebini bilirdi ‘Neden?’ diye sorar oldu
Sonucu beklerdi Sonuç için bastırır oldu
Karar verirdi Yorum yapar oldu

Öncesi - 2010 - Sonrası

Istanbul Unv. Magic Youth konferansında geçen sene yaptığım sunumu burada bulabilirsiniz.

Öncesi - 2010 - Sonrası
View SlideShare presentation or Upload your own. (tags: technology maslow)

Armudun iyisini değil, vitaminlisini al

Bugün kurumsal diye gördüğümüz birçok şirketin bile esasında eleman ve yönetici alımında kolayca nasıl yanlış kararlar verebildiğine bir kez daha ikna oldum. Kurumsal şirketler yanlış karar veremez diye birşey yok ancak maalesef eğer şirket büyükse yanlışdan dönmek için uzun süreleri içeren lükslere sahip değiller. Kısa sürede sonuç beklemek ise yapılarına uygun değil.

Şirketlerin birçoğu bırakın sıradan bir eleman almayı üst düzey yönetici bile alırken onca görüşmeye rağmen yanlış kararları çok kolay alabiliyorlar. Bunun bence birkaç önemli sebebi var:

    1.    Kağıt üzerindeki kariyerine fazla önem veriyorlar (ilk eleme)
    2.    Yaptıkları görüşmelerde bu başarıları nasıl elde ettiğine ve bunu ne kadar iyi anlatıp ne kadar iyi kanıtlayabildiğine odaklanıyorlar (ikinci eleme)
    3.    Detaylara inerken kendi şirketleri ile eşleştirmeye çalışıyorlar. (üçüncü eleme)

İllaki üç görüşmeden fazla oluyor görüşmeler hele ki pozisyon yönetici pozisyonu ise…Görüşme sayısı farkını oluşturan, bir yerine birkaç kişinin aynı şeyleri sorguluyor olmasında.

Kağıt üzerinde anlatılan kariyer zaten adayın kendi anlatımı. Bunu adım adım referanslarla check edilmediği ve genel doğruları yansıttığı varsayımı ile bu konunun detayına bile girmeyi gerekli görmüyorum.

Yapılan görüşmelerde kendini ne kadar iyi ifade edebildiği, başarılarını nasıl ifade edebildiği önemli bir konu. İçeriği açısından değil, söylediklerini nasıl savunabilmesi açısından önemli. Ancak şu ana kadar bu konuda anlatılanları açmayı sağlayan sorular dışında değişik sorularla check etmeyi amaçlayan yada bunu başarabilen bir headhunter şirket (İK şirketi) yada işe alım yapan şirket çalışanı (İK Müdürü) görmedim. Biraz akıllı, CV sinde ne yazdığını ve nasıl yazdığını bilen, bir kişi çok rahat bu aşamayı da geçebilir. Sonraki aşamalar ise yüzyüze görüşme ve ne kadar represantable olduğun ile ilgili şeyler. En fazla daha evvel konuşulanların üzerinden bir daha geçme durumu.

Ama esas önemli yanlış üçüncü kısımda…

En iyi adam değil en uygun adam’a ihtiyaç var
Detaylara inerken kendi şirketi ve şirketindeki pozisyon ile aday kişiyi eşleştirme çabası. Bunun öncesinde işe alım yapacak şirket yada şirket için çalışan aracı kurumun adayın bu başarıları nerede ve nasıl bir kültüre sahip bir şirkette bunu başardığı ve objektif bir bakış açısıyla bu yapının kendi şirketinin yapısına benzerliğini değerlendirmesi gerekliliği var.

Siz iş yerinize dünyanın en iyi şirketinden en iyi elemanlarından birini alın ve o başarısız olsun. Bu mümkün. Çünkü aynı şartları kapsayan bir şirketiniz yoksa bu kişi aynı şartların olmadığı bir durumda başarısız olma riskine sahiptir.

Böyle bir kişiyi oldu ki şirketin başına getirdiniz. Önceki işinde hatta belkide sizin şirketinizde ayrı bir bölgedeki işinde sonsuz derece başarılı bir kişi bu. Göreve geldi. Bildiği şartlardaki doğrular ile hareket edecektir. Kendi yapısına uymayan karakterleri hemen şirketten uzaklaştıracaktır. Halbuki belki bu kişiler sizin şirket kültürünüzde iş yapacak kişiler… Sonrası mı? bu yönetici başarısız olursa, elinizdeki size uygun başarılı adamları da kaybettiniz.

Bu bağlamda şirketinize bir yönetici yada herhangi bir eleman alacaksanız öncelikle dikkat edilmesi gereken şeylerden biri neyi nasıl yaptığından öte nereden geldiği. Nerede çalıştığı değil, nereden geldiği. Nasıl bir kültürden geldiği. Hangi şartlarda iş yaptığı ve bu şartları sizin sağlayıp sağlayamayacağınız.

En iyi adamı almak en iyi sonucu getirmez ama en uygun adamı almak en uygun sonucu getirebilir.

Adam alırken soruların cevaplarını değil, kişiyi ve geçmişini, çalıştığı yerlerin şartlarını incelemek lazım. Sormak değil, incelemek, araştırmak.

Sektörden adam alma hastalığı

Bir de ‘Sektörden adam alma’ hastalığı var… Anlamadığım birsey bu. Sektörden adam almak bir şirkete ne katar? ‘Almamak ne katar?’ da ayrı bir soru… Sektörden adam almak mutlaka sektörü bilmesi açısından, ürünleri yada teknolojileri bilmesi açısından zaman kazandırır. Ama siz bir adam alırken ilk 3 ayda harikalar yaratmasını bekleyerek alıyorsanız zaten yanlış yapıyorsunuz demektir. İlk 3 ay adamın zaten şirketi tanıma dönemi bir şekilde.

Eğer şirketinize bir adam alıyorsanız, yönetici yada bir eleman, uzun vadede şirketinize birşeyler katması için alıyor olmalısınız. Sizinle aynı şeyleri düşünen, aynı şeyleri deneyimlemiş, sizden farklı düşünemeyen bir adamın size katkısı ne olacaktır ki? Bu kişi sizinle aynı ‘olmaz’lara sahip olacak ve hiçbir şeyi sorgulamayacaktır. Sektör öğretilebilinir, ürünler öğretilebilir ama deneyimler öğretilemez. Farklı deneyimlere sahip bir eleman yada yönetici size ve şirketinize farklı bakış açıları, farklı sektörel deneyimler katabilir. Esas bakılması gereken bu deneyimlere sahip olup olmadığı, bu deneyimlerin (görüşme yapanların ilk defa duyduklarını kendi cevapları ile doğrulama yerine anlamaya çalışması ile)  uygulanabilir olup olmadığı önemli. Ne kadar absürd, o kadar ‘enteresan’ bakış açısına sahip olunması.

Eğer bir yönetici alıyorsan, getireceklerine bakmak lazım, nereden ne getireceğine bakmak lazım, ne olup olmadığına değil. Eğer bir eleman alıyorsan, hem getireceklerine hemde yöneticilerine uygun olup, çalışma arkadaslarından ne kadar farklı olacağına bakmak lazım. Değişik güçlere sahip elemanlardan oluşan takımlar birlikte her açıdan güçlü bir yapıyı oluşturacaktır.

Sonuç:
Adam alırken;

    1.    Kendi şirketinle özdeşleştirmeyi bırak, hangi şartlarda başarılı olduğuna ve bu şartları kendi şirketinde sağlayıp sağlayamayacağına bak
    2.    Sana ne getirebileceğine odaklan, ne yaptığına değil
    3.    En iyi adamı değil, en uygun adamı almaya bak
    4.    Herşey öğretilebilir, öğrenmeye niyetli adamı al
    5.    Kısa vadede sonuç almaya değil, uzun vadede büyük sonuçlar almaya odaklan.
    6.    CV sinin detaylarına değil, çalıştığı ortamın, başarılarını getiren şartların detaylarına in.

Üzgünüm Centaur… Teşekkürler Centaur…

Dün bayram dolayısıyla küçük bir aile buluşması yaptık. İki ablam var. Üç tane de yiğen. Dün bu aile buluşmasına sadece bir yiğenim katılmadı, onun dışında tüm kadro tamamdı. Katılmayan ortanca yiğenim Aslı idi… Ablam neden katılamadığını büyük bir gülümseme ile anlatıyordu dün. Aslı katılmamıştı çünkü son 2-3 haftadır her gün yaptığı gibi atına binecekti… Yeni aşkını bulmuştu…

Ablam anlatırken Aslı’nın nasıl değiştiğini, nasıl daha insancıl ve yeni gençliğin olmadığı gibi pozitif ve neşe dolu olduğunu söylüyordu altını çize çize… Gerçi her zaman iyi ve düzgün bir kız Aslı ancak anne değil mi, mutlaka daha iyi olması gerektiğini düşündüğü birşeyler bulur… Aslı ile bayramlaşmak için konuştuğumda (aradığında) sesindeki mutluluk telefonun tellerinden beynime ve kalbime akıyordu.. Bende hissetmiştim görmesemde…

Maalesef demin kötü bir haber aldım ablamdan…
 
- Ablam : ‘Centaur’ öldü… Aslı iyi…
- Ben    : nasıl olur?…
- Ablam : Aslı’yı korurken öldü!

Hayatımda atları bugün’e kadar hiç sevmemiştim. Esasında sevmemek değil benimki ürkmek… Sebebi belli; küçükken zorla ata bindirmeye çalışmışlar ve bende hayvanın ürkmesinden ürkmüştüm. Bugün ise çok seviyorum atları. Çünkü küçük Aslımı korudu o.

Hep derler atlar insanları korur ve bunun için herşeyi yapar diye ama bir efsane gibi dolaşır bu laf. Bana göre bir şehir efsanesiydi bugüne kadar…

Olay ise şu şekilde gelişiyor… Sabah Aslı önce saatlerce Centaur’u kaşağıladıktan ve tüm bakımlarını yaptıktan sonra binip biraz gezinmek istiyor… Biraz gezindikten sonra dışarıdan gelen bir ses üzerine Centaur korkuyor ve şaha kalkıyor… Ancak Aslı düzgün bir şekilde tutmaya çalışmasına rağmen Centaur Aslı’nın düşme ihtimalini görünce, onu korumak için olmayacak bir şekilde yana doğru bir miktar eğilip Aslımı uygun bir şekilde üstünden düşürdükten sonra dengesini tekrar sağlayamayıp diğer yana (Aslı’nın üzerine düşmemek için) kendini atıyor ve boynunun üzerine düşüyor. Ve.. malum.

Aslı şu anda hala Centaur’un üzerine uzanmış ağlıyor… Alamıyorlar oradan Aslıyı.. Taa ki bir vinç gelip Centaur’u oradan kaldırıncaya kadar alabileceklerini de sanmıyorum. Bu durum Aslı’yı nasıl etkileyecek, bunu nasıl atlatabilecek onu ise hiç kestiremiyorum şu anda. Şu anda tek mutluluğum Cetaur’un Aslı’yı korumuş olması…

Bir anne yada baba’dan başka kim birisini korumak için kendi canını verir bilmiyordum, kim bu kadar asil olabilir… Sanırım artık biliyorum. Üzgünüm Centaur… Teşekkürler Centaur…

MediaMarkt sen bize ne vereceksin??

Şu sıralar yollarda billboard’larda gözünüzü kaçıramayacağınız bir reklam dönüyor… Reklamda külhan beyi kılıklı bir abinin mesajı var… Kimilerince kültürümüz diye adlandırılabilecek, kimilerinin ise belkide ‘biz’ den atmak istediği bir kıyafet ve olgu ile sesleniyor zat-ı muhterem halka…

Bana göre hitap ettiği kesim itibariyle yanlış bir imaj seçimi. Pazarlama yönünü değerlendirmeden şunun altını çizmek isterim ki, halktan bir kişi olarak bu ‘kültür’den kurtulması gerektiğine inanan bir kesime bu bakış açısının, yada görselliğin bir yabancı tarafından getirilmesi beni inanılmaz şaşırttı. Kurukahveci Mehmetefendi değilsin ki sen Media Markt. Ülkeme gel diye davet ederken ekonomik ve toplumsal katkıda bulun diye imkanlar yaratıyor sana bu ülke…

Bir çift laf da bu reklamı tasarlayan ajans ve mantığını ortaya atanlara demek isterdim ama bu kısmı geçip sosyal sorumluluk konusunda bilinç sahibi olmaya gidiyor elim. Dünya alem sosyal sorumluluk projeleri geliştirip markasına değer katarken gerçekten ekonomilere ve toplumlara fayda getirirken, bir yabancının ‘yerelleşme’ çabası altında olması ve bunu yapan ajansın ise sosyal sorumluluk adına hiçbirşey hissetmiyor olması gerçekten çok üzdü beni…

Tüm TV dizilerinde sakallı, bıyıklı külhan beyi karakterlerinin prim yapması, kısa vadede prim yapmak adına bu işlere itiyor kimilerini ama ‘duruş’ sahibi olanların bu ülkede daha çok tutunacağına inanıyor ve destekliyorum. Teşekkürler Eczacıbaşı, teşekkürler Teknosa vs vs…

Snowboard’un temeli RİZE imiş…

Gerçekten güzel bir hikaye… The origin of snowboarding discovered isimli yazısının dışında güzel fotoğraflarla süslenmiş bir yazı. Jeremy jones, Ülkemizde Karadeniz’de
Rize’yi ziyaret ederek “üzme tahtasını” denemiş ve bunu resimler ile
yazıya dökmüş. Ülkemizde bile bir çok “sözde snowboard”cunun
bilmediği olayı adam gelmiş, görmüş, yazmış, resimlemiş ve dünyaya
buyurmuş…

Share

Add to Technorati Favorites

Etiketler